| ||||
| Nası Yani? | İstanbul | Lale Savaşçıları | E Sonra? | (English) |
(Özgür Özol, Bosfor Savaşından Elli Billah Sonra - Miladi 5 Şubat 2005)
Merhaba.
Bunca yıldan sonra İstanbul Efsaneleri hakkında tekrar birşeyler yazmak için bilgisayar başına oturmuş olmak insanı ne kadar tedirgin ediyor bilen var mı acaba oralarda? Tüylerini ürpertiyor, sakallarını kaşındırıyor, gözlerini dolduruyor. O kadar uzun zaman oldu ki, o kadar çok su aktı ki nasıl başlayacağımı bile bilemeden uzun uzun not defteri simgesine baktım durdum bu sabah. Sonunda nerden başlayacağıma karar veremedim. Ben de yıllardır sorulan ve çoğunun cevabı gürültüde kaybolan soruları düşündüm. Onlara dayanarak yazayım dedim.
Sorular hep aynıdır yıllardır, hiç değişmez. Başta neden devamını yapmadınız gelir. İkinci bölüm lale devrinde geçiyormuş, patrona halil isyanına gidiyor muşuz doğru mu diye sorarlar. İlk gaz geçince hemen ardından windows'ta neden çalışmıyor, grafikleri neden kötü izler. Yer yer hafif sağanaklar halinde de oyunun konusu vardır sorularda. Korkmadınız mı derler. Yok mu tehdit eden, sizin amacınız nedir derler. Derler oğlu derler...
Bu soruları sorduğunuz için size ve kameraman arkadaşlara çok teşekkür ediyorum her şeyden önce. Gerçekten milletimizin hararetle merak ettiği bu möhim meseleleri artık kamuoyuna açıklamak ve gölgelerde kalan gerçekleri ulusumuzla paylaşmak vaktidir. Ben isterseniz şöyle açıklayayım. Dinleyin gençler...
Bizim zamanımızda windows yoktu. Hatta bilgisayar da yoktu. O yüzden oyunu küçük küçük kağıtlara yazar, daktiloda oynardık. Filmleri de sayfa köşelerine çizer, hızlı hızlı, telaşlı çevirip izlerdik acemi bir heyecanla. Grafikleri tarayamadığımız için çizerlerimiz oyuncuların başında uzun uzun, bağıra bağıra anlatırdı sahneleri. Müzikleri ise TRT çok sesli korosu söyler, onların gücü de haliyle, her gün ancak bir daktilonun başına koşmaya yeterdi. Gerisi müziksiz oynardı o gün. Ne internet, ne kompakdisk, ne yuespi, ne emayarsi... İşte ben bunları yaşamış, beşçeyreklik disketle bilgisayar bootlamış, fedakar, cansiperane, gözüpek, mübarek bir neslin devamı olarak, bugünkü gençliğe neyi nasıl anlatıcam diye düşündüm durdum kukumav kuşu gibi bu sabah. Windows yoktu, bilgisayar yoktu, uplink, buhar kazanı ve motor yağı da yoktu. Yazı yoktu, yazı... Ekmek bulamaz, mısır gevreği değil, çökelek yerdik. Artık o kadar yoktu ki, hiç birşey yoktu. Yahu, bizim zamanımızda zaman yoktu. Öylece dururduk oralarda, beklerdik.
Bizim zamanımızda bu şehirde sadece cehalet vardı. İlgisizlik, bilgisizlik, kişiliksizlik. Şehr-i İstanbul bizim zamanımızda berbat bir haldeydi. Her tarafı bakımsız, viran, pislik içindeydi. Milyonlarca insan, bir şehrin sunabileceği en basit güvenlik ve sağlık koşullarından bile yoksun, kıtlık ve hastalıkla pençeleşirdi varoşlarda her sabah. Ne yolları taş döşeliydi, ne belediyesi çalışırdı, ne sokaklarda bekçi gezerdi. Okulları yoksuldu, hastaneleri perişandı. Halkı yarı aç, savaşmaktan bitkindi. Şehir dünyanın tam ortasındaki büyük, köklü, görkemli bir kültür ve ticaret odağı gibi değil, yaşama savaşı veren bir bölük mültecinin perişan kampı gibi görünürdü yüksek tepelerden bakınca. Sokaklarında savaş, mahallelerde karmaşa. İnsan yiyen enflasyon canavarları, sokaklarda belediye canavarları, kabuslarda işsizlik canavarları...
Bu şehir bizim zamanımızda çok farklıydı gençler. Sizler gibi yaşamadık biz. Kimse kimsenin yüzüne bakmaz, insanlar birbirlerine güvenmezlerdi o zamanlar. Güven yoktu, hedef ve inanç yoktu buralarda. Ne asfalt yolu, ne kültür yolu, ne yaşam sevinci yoktu şehrin.
Ve göreneği yoktu. Herhangi bir geleneğe, görgüye ya da tarza sahip değildi İstanbul o zamanlar. Yaşam biçimi, alışkanlık, toplu düşünce ve amaç yoktu. Ortak hiçbir şey yoktu. Milyon tane insan, hiç bir benzer yönü olmadan, bir görgü kurmaya da çalışmadan dönenir dururdu çamurlu sokaklarda her gün. Telaşlı bir koşuşturma içinde. Cehalet diz boyu gezerdi gece gündüz. Her erkek cahil, her kadın cühelaydı. Herkes her duyduğuna hatta her dediğine inanır, inanmadığını da duymazdı. Acayip yaratıklarla doluydu gecelerimiz. Sokaklarda beşamel, ograten yobazlar, evlerde televizyon, korku dolu bir kabustu şehrin gecesi gündüzü. Ne geçmişi vardı, ne geleceği. Sadece ara sokaklarda üzerimize saldıran dev balgamlar. Bir de bitmeyen savaş...
İşte biz de bunları anlatmak için yaptık oyunu. İyi ki de yaptık. Yoksa bugünkü şartlar altında gençlik bu şehrin bir zamanlar ne halde olduğunu, neler çektiğini ve nasıl kurtulduğunu nereden bilirdi? İnanır mıydı dünyanın en büyük şehrinin bunları yaşadığına? Nereden bilecekti ölen bir ograten'in saçtığı ekşi dumanın tadını? O sefaleti tahmin edebilir miydi ha? Tahayyül edebilir miydi cehaleti, hissedebilir miydi küflenmiş beyinlerin çürük kokusunu sorarım size? Bu yüzden diyorum ki şimdi: Bizler, o fedakar, o serdengeçmiş, o kelle koltukta nesil, iyi ki yaptı "Lale Savaşçılarını". Ve haykırıyorum cümle aleme: Aferin ulan bizlere! Sağ olasın silikon baba!
Ha, devamını neden yapmadığımıza gelince... Bilmiyorum!
Her ne kadar dilim dolandıysa affola.
| StillPsycho |