|
|
|
Memura göre lavuk, lavuğa göre maganda, ama öyle değil, insan, hem de insan gibi insan, Muarrem, o akşam evrenin merkezindeki sabit konumundan, herşeyin ne kadar izafi olduğunu sorgulayarak sokağın karşısındaki boş dükkanın tozlu vitrininden yarım yamalak yansıyan görüntüsüne bakadurdu. Hüüürp... Ohhhh... Pusulasının her yönünden, aşinalık, ona doğru, bildik bir iç huzuru yayılıyordu. Kuzey rüzgârındaki köfte kokusunu içine çekti. Ihlamurdere kıyısından budaklanan, devinimden muaf, meskûn sokağın sol kolunda, Çağdaş kahvesinin kucakladığı kaldırımda, öğle dinginliğinde, mağrur, büyük, sakin adam, kuş bakışı 6 kilometre batı ve 2 yıl geride, iki adet lavuğun bu sükunete meydan okuma planlarından habersizdi...
"Lavuk", neredeyse her dönemde İstanbul nüfusunun çoğunluğu oluşturmuş, kökü binlerce yıl evveline dayanan, karma bir ırktır. Lavukların en dikkat çekici özelliklerinden biri - buldukları her fırsatta bir şeylere bok atmalarının yanında - herkesin inandığı şeylere, sırf herkes inanıyor diye inanmamalarıdır. İstanbul lügatında da yer alan bu tanımın beylik temsilciliğini ise şüphesiz ben yapıyorum.
Bu sanatta ihtisaslaşanlar arasında her zaman sözsüz bir anlaşma, gizli bir boy ölçüşme olmuştur: "Ne kadar ileri gidebilirsin?". Kariyerimin başından beri bu konuda gerçekten iddiali eserler yarattığımı düşünüyorum. Bunun sırrı belki de arayışı ergenlikle birlikte sona erdirmemek.
Eğer bir lavuksanız, İstanbul gibi bir yerde, her zaman sizin gibilerle karşılaşmanız olasıdır. Kısa sürede araziye alışıp kendinize yol yordam geliştirirsiniz. Eğer alaylıysanız, bu işin eğitimini almış diplomalı lavuklara karşı yöntemler geliştirmelisiniz. Enteller, sempatizanlar ve diğer alt kollara karşı tavırlarınız açık olmalıdır; lavuğun doğal düşmanı yine bir lavuktur ama düşmanının düşmanı senin tabii dostundur. Bu paradigma yine doğal süreçte sizi DNA'nıza uygun bir takım lavuklarla bir araya getirir. Biz buna Cıptısss! diyoruz. En azından SiHiR boyunca diyedurduk...
Keçi Hatun Mahallesi Küçük Mühendis Sokak'ta, geniş bir avlunun içinden, beyaz, üç katlı, çift cumbalı, ahşap bir eski İstanbul evi yükselir. Özellikle şehir içinde bu köşklerden sapasağlam ayakta duran bir tane gördüğünüzde şöyle bi durup bakarsınız. Bu köşk ise sadece bu özelliği ile sırıtmıyordu - basbayağı lanetli olduğu Keçi Hatun'lularca bilinirdi. Bilinmeyen ise evi istila eden lavukların, maymun iştahlılıklarıyla nam salmış, Tarlabaşı ve Mecidiyeköy'ün en azılılarından oluştuğuydu. Bazı geceler mahallenin sükunetine meydan okurcasına köşkten bangır bangır müzik sesleri yükselir, lavuklar hep bir ağızdan anırırdı:
Postmodern Emre, için için o gecenin bir şeylere nokta koyacağının farkındaydı. Hayatının son yılları yoldaşları için entel sanat abideleri yaratmakla geçmişti - ama çalışmalarından her başını kaldırışında lavukları bir adım daha ilerlemiş, üst bir boyutta top koştururken buluyordu. Son aylarda ise öyle azmışlardı ki, kendini transandantal seviyede bir meta-lavuk fenomeninin oluşumunu izlerken bulmuştu. Artık buna bir dur demenin vakti gelmişti: Ya artık bu adamların yere sağlam basmasını sağlayacak, ya da çekip gidecekti.
Umutlarının aksine Emre, tartışma hararetlendikçe daha derine çekiliyor, kendini daha sofistike kurguların içinde buluyordu. Yıllardır içinde bulunduğu bu çarkın gözlerinin önünde genişlemesini katatonik bir biçimde izlerken bulanıklaşan gözleri, divanelik eşiğini aşan insafsızca bir öneriyle fal taşı gibi açıldı:
| StillPsycho |